Sonra şunu fark ettim: Eğitimin eksik kaldığı yerde cehalet olağandır.
Bilgisizliğin olduğu yerde sorgulama zayıflar.
Sorgulamayan insan ise kendisini özgür sanırken,
çoğu zaman görünmez zincirlerin içinde yaşar.
Sahibine gönülden bağlı köleler gibi…
Çünkü yoksul işçilere yıllarca aynı hikâye inandırılmıştır:
"Ben köle değilim.
Alın terimle çalışıyorum. Bugün fakir olabilirim ama yarın belki patron ben olurum."
Oysa asıl soru bambaşkadır:
"Bu kadar emek veriyorum. Dün çalıştım, bugün çalışıyorum, yarın da çalışacağım.
Peki neden emeğimin karşılığı bana insanca bir yaşam sunmuyor?
Neden çalıştığım hâlde yalnızca karnımı doyurabiliyorum?
Neden aldığım maaş beni iş ve ev arasında sıkışmış bir hayata mahkûm ediyor?"
Bir insan ay boyunca haftada 45 saat çalışıp üzerine mesaiye kalmasına rağmen sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsa, burada sorgulanması gereken kişinin çalışkanlığı değil, düzenin kendisidir.
İnsan sorular sormaya başladığında yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir arayışın da içine girer.
Çünkü emeğin sömürülmesi tek tek insanların başarısızlığından değil,
Zenginliğin bir avuç azınlığın elinde toplandığı bir sistemden kaynaklanır.
Sonra kendi hayatına dönüp bakar.
En son ne zaman gerçekten istediği bir şeyi alabildiğini hatırlamaya çalışır.
Çoğu zaman hatırlayamaz.
Çünkü aldığı her şey bir tercih değil, zorunluluktur.
Gıda, kira, faturalar ve en acil ihtiyaçlar…
Hayat, yalnızca eksikleri tamamlamaya dönüşmüştür.
İşte kapitalizmin modern köleliği tam da budur.
Zincirler artık demirden değildir.
Maaş bordroları, borçlar, krediler ve geçim kaygısı görünmez prangalara dönüşüyor.
İnsan kendini özgür sanıyor oysa yaşamını sürdürebilmek için emeğini her gün yeniden satmak zorunda kalıyor.
Fakat tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi: Hiçbir sömürü düzeni kendiliğinden sona ermedi.
Hiçbir hak, yukarıdan lütuf olarak verilmedi.
Sekiz saatlik iş günü de, sendikal haklar da, ücret mücadeleleri de işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle kazanıldı.
Bu yüzden kurtuluş,
tek başına "başarmaya" çalışmakta değil; aynı kaderi paylaşan insanların omuz omuza vermesinde yatar. Dayanışmada, sendikal örgütlenmede, sınıf bilincinde ve ortak mücadelede yatar.
Sosyalizm tam da bu noktada yalnızca bir ekonomik model değil; emeğin insan onuruyla buluştuğu, üretimin toplum yararına planlandığı ve
insanın insanı sömürmediği
bir yaşam idealidir.
Belki de asıl sorgulanması gereken şudur:
Bugüne kadar bize neden sadece daha çok çalışmamız gerektiği anlatıldı da, birlikte hareket ederek yaşadığımız dünyayı değiştirebileceğimiz öğretilmedi?
Çünkü sorgulayan insan yalnızca gördüğünü değil, içinde yaşadığı düzeni de anlamaya başlar.
Anladıkça yalnız olmadığını fark eder.
Yalnız olmadığını fark ettiğinde ise dayanışmanın ve örgütlü mücadelenin gücünü keşfeder.
Tarih, çoğu zaman tek başına sessiz kalanların değil;
ortak bir amaç etrafında birleşen ve haklarını birlikte savunan insanların izleriyle yazılmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yıldız ZWEZDA
Modern Kölelik
Eskiden insanlara kızar
"Bu kadar cahil nasıl olunur?" diye düşünürdüm.
Sonra şunu fark ettim: Eğitimin eksik kaldığı yerde cehalet olağandır.
Bilgisizliğin olduğu yerde sorgulama zayıflar.
Sorgulamayan insan ise kendisini özgür sanırken,
çoğu zaman görünmez zincirlerin içinde yaşar.
Sahibine gönülden bağlı köleler gibi…
Çünkü yoksul işçilere yıllarca aynı hikâye inandırılmıştır:
"Ben köle değilim.
Alın terimle çalışıyorum. Bugün fakir olabilirim ama yarın belki patron ben olurum."
Oysa asıl soru bambaşkadır:
"Bu kadar emek veriyorum. Dün çalıştım, bugün çalışıyorum, yarın da çalışacağım.
Peki neden emeğimin karşılığı bana insanca bir yaşam sunmuyor?
Neden çalıştığım hâlde yalnızca karnımı doyurabiliyorum?
Neden aldığım maaş beni iş ve ev arasında sıkışmış bir hayata mahkûm ediyor?"
Bir insan ay boyunca haftada 45 saat çalışıp üzerine mesaiye kalmasına rağmen sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsa, burada sorgulanması gereken kişinin çalışkanlığı değil, düzenin kendisidir.
İnsan sorular sormaya başladığında yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir arayışın da içine girer.
Çünkü emeğin sömürülmesi tek tek insanların başarısızlığından değil,
Zenginliğin bir avuç azınlığın elinde toplandığı bir sistemden kaynaklanır.
Sonra kendi hayatına dönüp bakar.
En son ne zaman gerçekten istediği bir şeyi alabildiğini hatırlamaya çalışır.
Çoğu zaman hatırlayamaz.
Çünkü aldığı her şey bir tercih değil, zorunluluktur.
Gıda, kira, faturalar ve en acil ihtiyaçlar…
Hayat, yalnızca eksikleri tamamlamaya dönüşmüştür.
İşte kapitalizmin modern köleliği tam da budur.
Zincirler artık demirden değildir.
Maaş bordroları, borçlar, krediler ve geçim kaygısı görünmez prangalara dönüşüyor.
İnsan kendini özgür sanıyor oysa yaşamını sürdürebilmek için emeğini her gün yeniden satmak zorunda kalıyor.
Fakat tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi: Hiçbir sömürü düzeni kendiliğinden sona ermedi.
Hiçbir hak, yukarıdan lütuf olarak verilmedi.
Sekiz saatlik iş günü de, sendikal haklar da, ücret mücadeleleri de işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle kazanıldı.
Bu yüzden kurtuluş,
tek başına "başarmaya" çalışmakta değil; aynı kaderi paylaşan insanların omuz omuza vermesinde yatar. Dayanışmada, sendikal örgütlenmede, sınıf bilincinde ve ortak mücadelede yatar.
Sosyalizm tam da bu noktada yalnızca bir ekonomik model değil; emeğin insan onuruyla buluştuğu, üretimin toplum yararına planlandığı ve
insanın insanı sömürmediği
bir yaşam idealidir.
Belki de asıl sorgulanması gereken şudur:
Bugüne kadar bize neden sadece daha çok çalışmamız gerektiği anlatıldı da, birlikte hareket ederek yaşadığımız dünyayı değiştirebileceğimiz öğretilmedi?
Çünkü sorgulayan insan yalnızca gördüğünü değil, içinde yaşadığı düzeni de anlamaya başlar.
Anladıkça yalnız olmadığını fark eder.
Yalnız olmadığını fark ettiğinde ise dayanışmanın ve örgütlü mücadelenin gücünü keşfeder.
Tarih, çoğu zaman tek başına sessiz kalanların değil;
ortak bir amaç etrafında birleşen ve haklarını birlikte savunan insanların izleriyle yazılmıştır.