Onu ilk görenler, pek dikkat etmezdi. Kalabalığın içinde kaybolan çocuklardan biriydi o.
Ne sesi yüksekti ne de varlığı bir iz bırakıyordu çoğu insanın zihninde. Ama onun içinde, kimsenin bilmediği kadar büyük bir dünya vardı.
En büyük hayali bir çift kırmızı rugan ayakkabıydı.
Parlak… Işıltılı… Yürüdükçe ses çıkaran cinsten…
O ayakkabıları neden istediğini kimse sormadı. Sorsalar da belki anlatamazdı. Çünkü o ayakkabılar, yalnızca bir ayakkabı değildi onun için.
Görülmekti.
Seçilmekti.
“Ben de varım” diyebilmekti.
Ama onun hiçbir zaman seçme hakkı olmadı.
Kışın ayağına geçirilen kara lastikler, yazın ise terleten naylon terlikler…
Hepsi başkalarının seçimiydi.
Saçları da öyle. Kurdeleler hiç değmedi saçlarına. Bakımsızlıktan bitlenen saçları, her yıl okul açılmadan önce abisi tarafından mahalledeki erkek berberine götürülür, kısa ve sert bir şekilde kesilirdi.
Aynaya baktığında kendini değil, başkasını görür gibi olurdu.
Bu yüzden hep biraz uzakta dururdu insanlardan.
Diğer çocuklar oyun oynarken o izlerdi.
Gülüşleri duyarken o susardı.
Oysa en çok istediği şeylerden biri, kızlarla birlikte ayak ipi oynamaktı.
İçinde sakladığı küçük bir sır vardı: En iyi ayak ipi o atlardı.
Bunu kimse bilmiyordu.
Evlerinin küçük bahçesinde, eğri büğrü ağaçlara gerdiği lastikle kendi kendine öğrenmişti.
Düşe kalka, dizlerini yara bere içinde bırakarak…
Ama vazgeçmeden.
Koltuk altı yüksekliğine kadar çıkabiliyordu. Nefesi kesilse bile atlamaya devam ediyordu. Çünkü o anlarda kendini özgür hissediyordu.
Ama okulda kimse onunla oynamıyordu.
Çünkü o kısa saçlıydı.
Çünkü bitliydi.
Çünkü eski kıyafetler giyiyordu.
Ve çocuklar, bazen en acımasız yargıçlardır.
Kimse onun ne kadar yükseğe atladığını bilmedi.
Kimse onun ne kadar hızlı öğrendiğini de fark etmedi.
Oysa öğretmen daha soruyu bitirmeden parmağını kaldıran ilk çocuk hep oydu.
Matematik problemleri onun için bir oyundu sanki. Ama çoğu zaman görmezden gelinirdi.
Parmak havada kalır, gözleri öğretmenin yüzünde bir işaret arardı.
O işaret çoğu zaman gelmezdi.
İşte o zaman öğrendi.
Bazı insanlar için zeki olmak yeterli değildi.
Temiz görünmek, güzel giyinmek gerekiyordu… Saçlarında kurdelalar olmasi gerekiyordu…
Yoksa sen ne kadar çabalarsan çabala, görünmez kalabiliyordun.
O gün küçük kız, hayatın sessiz kurallarından birini öğrendi.
Ve bu kural onu büyüttü.
Okul uzun sürmedi onun için. Hayat, onu erkenden başka bir yola soktu. Bir tekstil atölyesinin gürültülü, tozlu dünyasına…
İlk başta korktu.Sonra alıştı. Sonra… ustalaştı.
Overlock makinesinin başında saatlerce oturmayı öğrendi. Parmakları hızlandı, gözleri detayları yakalamaya başladı. Ve yine yaptı yapacağını…
En iyisi oldu.
Çünkü biliyordu.
En iyi olmazsa kimse onu dinlemeyecekti. En iyi olmazsa yine görünmez olacaktı.
Ama en iyi olmak da yetmedi.
Çünkü o, kimsenin suyuna gitmedi. Gereksiz konuşmadı. İşinden başka bir şeye eğilmedi.
Bu yüzden sevilen değil, mesafeyle bakılan biri oldu.
Ve garip bir şekilde…Hep en iyi olduğu halde, ilk vazgeçilen yine o oldu.
İnsan bazen en çok güvendiği yerden kırılır O da kırıldı. Hem de defalarca.
Çünkü o hayata zaten eksik annesiz ve babasız başlamis, öyle büyümüştü.
Bir annenin şefkatini, bir babanın güven veren bakışını hiç tanımamıştı.
Ne zaman düşse kendi kendine kalkmış, ne zaman korksa kendi kendini susturmuştu.
Ama bütün bunlara rağmen…
Büyüdü.
Ve içindeki o küçük kız kaybolmadı.
Aksine, onunla birlikte yürüdü.
Bir gün anladı ki, yaşadığı eksiklik sadece bir yara değil, aynı zamanda bir yoldu. Kendi gibi çocukların yolunu aydınlatabileceği bir yol…
Kendi gibi kızları buldu.
Sessiz kalanları… Görünmeyenleri…
Onlara baktığında kendini gördü.
Ve karar verdi.
Onları değiştirmeye çalışmayacaktı.
Onları görünür kılacaktı.
Ama kısa sürede başka bir şey daha fark etti: Bir çocuğun hayatını değiştirmek istiyorsan, önce annesine dokunman gerekir.
Çünkü bir çocuk, dünyayı ilk annesinin gözlerinden öğrenir.
Öz saygıyı, öz bakımı, insan olmayı…
Okul öğretebilir, ama temelini atan hep annedir.
Ve o gün küçük kız, artık tamamen büyüdüğünü hissetti.
Çünkü artık sadece kendisi için yaşamıyordu. Başka hayatlara dokunuyordu.
Kırmızı rugan ayakkabılar hâlâ yoktu belki hayatında.
Ama artık biliyordu: Bazı hayaller giyilmek için değil, insanı dönüştürmek için vardı..
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yıldız ZWEZDA
Kırmızı Rugan Ayakkabılar
Küçük bir kız vardı.
Onu ilk görenler, pek dikkat etmezdi. Kalabalığın içinde kaybolan çocuklardan biriydi o.
Ne sesi yüksekti ne de varlığı bir iz bırakıyordu çoğu insanın zihninde. Ama onun içinde, kimsenin bilmediği kadar büyük bir dünya vardı.
En büyük hayali bir çift kırmızı rugan ayakkabıydı.
Parlak… Işıltılı… Yürüdükçe ses çıkaran cinsten…
O ayakkabıları neden istediğini kimse sormadı. Sorsalar da belki anlatamazdı. Çünkü o ayakkabılar, yalnızca bir ayakkabı değildi onun için.
Görülmekti.
Seçilmekti.
“Ben de varım” diyebilmekti.
Ama onun hiçbir zaman seçme hakkı olmadı.
Kışın ayağına geçirilen kara lastikler, yazın ise terleten naylon terlikler…
Hepsi başkalarının seçimiydi.
Saçları da öyle. Kurdeleler hiç değmedi saçlarına. Bakımsızlıktan bitlenen saçları, her yıl okul açılmadan önce abisi tarafından mahalledeki erkek berberine götürülür, kısa ve sert bir şekilde kesilirdi.
Aynaya baktığında kendini değil, başkasını görür gibi olurdu.
Bu yüzden hep biraz uzakta dururdu insanlardan.
Diğer çocuklar oyun oynarken o izlerdi.
Gülüşleri duyarken o susardı.
Oysa en çok istediği şeylerden biri, kızlarla birlikte ayak ipi oynamaktı.
İçinde sakladığı küçük bir sır vardı: En iyi ayak ipi o atlardı.
Bunu kimse bilmiyordu.
Evlerinin küçük bahçesinde, eğri büğrü ağaçlara gerdiği lastikle kendi kendine öğrenmişti.
Düşe kalka, dizlerini yara bere içinde bırakarak…
Ama vazgeçmeden.
Koltuk altı yüksekliğine kadar çıkabiliyordu. Nefesi kesilse bile atlamaya devam ediyordu. Çünkü o anlarda kendini özgür hissediyordu.
Ama okulda kimse onunla oynamıyordu.
Çünkü o kısa saçlıydı.
Çünkü bitliydi.
Çünkü eski kıyafetler giyiyordu.
Ve çocuklar, bazen en acımasız yargıçlardır.
Kimse onun ne kadar yükseğe atladığını bilmedi.
Kimse onun ne kadar hızlı öğrendiğini de fark etmedi.
Oysa öğretmen daha soruyu bitirmeden parmağını kaldıran ilk çocuk hep oydu.
Matematik problemleri onun için bir oyundu sanki. Ama çoğu zaman görmezden gelinirdi.
Parmak havada kalır, gözleri öğretmenin yüzünde bir işaret arardı.
O işaret çoğu zaman gelmezdi.
İşte o zaman öğrendi.
Bazı insanlar için zeki olmak yeterli değildi.
Temiz görünmek, güzel giyinmek gerekiyordu… Saçlarında kurdelalar olmasi gerekiyordu…
Yoksa sen ne kadar çabalarsan çabala, görünmez kalabiliyordun.
O gün küçük kız, hayatın sessiz kurallarından birini öğrendi.
Ve bu kural onu büyüttü.
Okul uzun sürmedi onun için. Hayat, onu erkenden başka bir yola soktu. Bir tekstil atölyesinin gürültülü, tozlu dünyasına…
İlk başta korktu.Sonra alıştı. Sonra… ustalaştı.
Overlock makinesinin başında saatlerce oturmayı öğrendi. Parmakları hızlandı, gözleri detayları yakalamaya başladı. Ve yine yaptı yapacağını…
En iyisi oldu.
Çünkü biliyordu.
En iyi olmazsa kimse onu dinlemeyecekti. En iyi olmazsa yine görünmez olacaktı.
Ama en iyi olmak da yetmedi.
Çünkü o, kimsenin suyuna gitmedi. Gereksiz konuşmadı. İşinden başka bir şeye eğilmedi.
Bu yüzden sevilen değil, mesafeyle bakılan biri oldu.
Ve garip bir şekilde…Hep en iyi olduğu halde, ilk vazgeçilen yine o oldu.
İnsan bazen en çok güvendiği yerden kırılır O da kırıldı. Hem de defalarca.
Çünkü o hayata zaten eksik annesiz ve babasız başlamis, öyle büyümüştü.
Bir annenin şefkatini, bir babanın güven veren bakışını hiç tanımamıştı.
Ne zaman düşse kendi kendine kalkmış, ne zaman korksa kendi kendini susturmuştu.
Ama bütün bunlara rağmen…
Büyüdü.
Ve içindeki o küçük kız kaybolmadı.
Aksine, onunla birlikte yürüdü.
Bir gün anladı ki, yaşadığı eksiklik sadece bir yara değil, aynı zamanda bir yoldu. Kendi gibi çocukların yolunu aydınlatabileceği bir yol…
Kendi gibi kızları buldu.
Sessiz kalanları… Görünmeyenleri…
Onlara baktığında kendini gördü.
Ve karar verdi.
Onları değiştirmeye çalışmayacaktı.
Onları görünür kılacaktı.
Ama kısa sürede başka bir şey daha fark etti: Bir çocuğun hayatını değiştirmek istiyorsan, önce annesine dokunman gerekir.
Çünkü bir çocuk, dünyayı ilk annesinin gözlerinden öğrenir.
Öz saygıyı, öz bakımı, insan olmayı…
Okul öğretebilir, ama temelini atan hep annedir.
Ve o gün küçük kız, artık tamamen büyüdüğünü hissetti.
Çünkü artık sadece kendisi için yaşamıyordu. Başka hayatlara dokunuyordu.
Kırmızı rugan ayakkabılar hâlâ yoktu belki hayatında.
Ama artık biliyordu: Bazı hayaller giyilmek için değil, insanı dönüştürmek için vardı..