Her yıl öldürülen kadınların sayısı artıyor. Buna karşılık kadınları öldürenlerin aldığı cezalar, suç işlemeye meyilli olanları caydırmak yerine adeta cesaretlendiriyor.
Cezasızlık duygusu büyüdükçe şiddet de büyüyor.
Her gün öldürülen kadınların büyük bir kısmı, daha önce defalarca adalete başvurmuş kişiler.
Can güvenliklerinin olmadığını söylemiş, suç duyurusunda bulunmuş, uzaklaştırma kararları aldırmışlar.
Ama çoğu zaman korunamamış ve öldürülmüşler.
Tüm toplumun gözleri önünde kaderlerine terk edilmişler.
Yüzyılın ilk çeyreğinde yüzlerce kadının öldürüldüğü bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bu tablo, ilerleyen değil geriye giden bir toplumun göstergesi.
Kadın cinayetlerinin bir başka yönü ise örgütsüzlük, yalnızlık ve savunmasızlık.
Türkiye’de birçok kadın, kendisi için kurulmuş kadın örgütlerinin varlığından bile haberdar değil.
Bu yalnızlık, kadınları ya korkularıyla baş başa, kısıtlı bir hayata mahkûm ediyor ya da kapalı ve sorgulanmayan dini yapılara yöneltiyor.
Bu yapılarda kadınlara öğretilen şey çok net: itaat etmek, susmak ve boyun eğmek.
“İyi bir kadın” olmanın ölçüsü sorgulamamak ve kaderine razı olmak olarak sunuluyor.
Böyle bir ortamda kadınlar kapalı bir dünyanın içine çekiliyor ve yaşadıkları her şeyi kader olarak görmeye zorlanıyor.
"Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği" paylaşımlarından bir süredir takip ettiğim bir olay,
bu karanlığın en acı örneklerinden biri olarak hafızamda kalacak:
Kendisine tecavüz eden kişiyle evlendirilen bir kadın…
Sonrasında doğan kızına da aynı kişinin — hem kocası hem öz babası olan kişinin — henüz 3 yaşındaki çocuğuna tecavüz etmesi…
Bunun üzerine kadının tüm cesaretiyle başlattığı adalet mücadelesi…
Bütün delillere rağmen kocasına işlem yapılmadığını söylemesi…
Tek başına adalet sarayının önünde nöbet tutması…
Kendisinin ve kızının hayatının tehlikede olduğunu defalarca dile getirmesi…
Ve bir sabah, o annenin ve sekiz yaşındaki kızının deniz kenarında ölü bulunması…
Aynı gün bir okulda bir lise öğrencisi okula bıçakla geldi ve bir kadın öğretmeni öldürdü.
Bir öğretmen ve bir öğrenci de yaralandı.
Fatmanur öğretmen daha önce okulda bazı öğrencileri kastederek,
“Okulda can güvenliğimiz yok” diyerek meslektaşlarını uyarmıştı.
Tehlikeli olduğunu belirttiği öğrencilerden biri tarafından, hiçbir husumet yokken, 17 yaşında ve sürekli bıçak taşıdığı söyleyen bir öğrenci tarafından öldürüldü.
Sekiz sendikaya bağlı öğretmenler bir günlüğüne iş bıraktı; birçok şehirde binlerce öğretmen yürüyüş yaparak Fatmanur öğretmenin öldürülmesine tepki gösterdi.
O gün iki kadın ve bir çocuk hayatını kaybetti.
Ölen iki kadının adı da Fatmanur’du.
İki Fatmanur…
İki farklı hayat…
Ama aynı karanlığın kurbanı.
Bir yanda şiddet karşısında yalnız bırakılan bir anne ve çocuk,
diğer yanda en güvenli yer olması gereken okulda öldürülen bir öğretmen…
Bu olaylar yalnızca bireysel trajediler değil; bir toplumun hangi noktaya geldiğinin göstergesi.
Eğitim değersizleştirildikçe öğretmenler itibarsızlaştırıldı.
Adalet geciktikçe insanlar umudunu kaybetti.
Kadınlar yalnız bırakıldıkça şiddet sıradanlaştı.
Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey dayanışma.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, kadınlara söylenecek en önemli söz hâlâ aynı:
Örgütlenin.
Çünkü örgütlenen kadın yalnız kalmaz.
Yalnız kalmayan kadın hem kendi hayatını hem de başka kadınların hayatını koruyabilir.
Kadınlar, örgütlenin.
Bu bir slogan değil, bir hayatta kalma meselesidir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yıldız ZWEZDA
İki Fatmanur…
Her yıl öldürülen kadınların sayısı artıyor. Buna karşılık kadınları öldürenlerin aldığı cezalar, suç işlemeye meyilli olanları caydırmak yerine adeta cesaretlendiriyor.
Cezasızlık duygusu büyüdükçe şiddet de büyüyor.
Her gün öldürülen kadınların büyük bir kısmı, daha önce defalarca adalete başvurmuş kişiler.
Can güvenliklerinin olmadığını söylemiş, suç duyurusunda bulunmuş, uzaklaştırma kararları aldırmışlar.
Ama çoğu zaman korunamamış ve öldürülmüşler.
Tüm toplumun gözleri önünde kaderlerine terk edilmişler.
Yüzyılın ilk çeyreğinde yüzlerce kadının öldürüldüğü bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bu tablo, ilerleyen değil geriye giden bir toplumun göstergesi.
Kadın cinayetlerinin bir başka yönü ise örgütsüzlük, yalnızlık ve savunmasızlık.
Türkiye’de birçok kadın, kendisi için kurulmuş kadın örgütlerinin varlığından bile haberdar değil.
Bu yalnızlık, kadınları ya korkularıyla baş başa, kısıtlı bir hayata mahkûm ediyor ya da kapalı ve sorgulanmayan dini yapılara yöneltiyor.
Bu yapılarda kadınlara öğretilen şey çok net: itaat etmek, susmak ve boyun eğmek.
“İyi bir kadın” olmanın ölçüsü sorgulamamak ve kaderine razı olmak olarak sunuluyor.
Böyle bir ortamda kadınlar kapalı bir dünyanın içine çekiliyor ve yaşadıkları her şeyi kader olarak görmeye zorlanıyor.
"Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği" paylaşımlarından bir süredir takip ettiğim bir olay,
bu karanlığın en acı örneklerinden biri olarak hafızamda kalacak:
Kendisine tecavüz eden kişiyle evlendirilen bir kadın…
Sonrasında doğan kızına da aynı kişinin — hem kocası hem öz babası olan kişinin — henüz 3 yaşındaki çocuğuna tecavüz etmesi…
Bunun üzerine kadının tüm cesaretiyle başlattığı adalet mücadelesi…
Bütün delillere rağmen kocasına işlem yapılmadığını söylemesi…
Tek başına adalet sarayının önünde nöbet tutması…
Kendisinin ve kızının hayatının tehlikede olduğunu defalarca dile getirmesi…
Ve bir sabah, o annenin ve sekiz yaşındaki kızının deniz kenarında ölü bulunması…
Aynı gün bir okulda bir lise öğrencisi okula bıçakla geldi ve bir kadın öğretmeni öldürdü.
Bir öğretmen ve bir öğrenci de yaralandı.
Fatmanur öğretmen daha önce okulda bazı öğrencileri kastederek,
“Okulda can güvenliğimiz yok” diyerek meslektaşlarını uyarmıştı.
Tehlikeli olduğunu belirttiği öğrencilerden biri tarafından, hiçbir husumet yokken, 17 yaşında ve sürekli bıçak taşıdığı söyleyen bir öğrenci tarafından öldürüldü.
Sekiz sendikaya bağlı öğretmenler bir günlüğüne iş bıraktı; birçok şehirde binlerce öğretmen yürüyüş yaparak Fatmanur öğretmenin öldürülmesine tepki gösterdi.
O gün iki kadın ve bir çocuk hayatını kaybetti.
Ölen iki kadının adı da Fatmanur’du.
İki Fatmanur…
İki farklı hayat…
Ama aynı karanlığın kurbanı.
Bir yanda şiddet karşısında yalnız bırakılan bir anne ve çocuk,
diğer yanda en güvenli yer olması gereken okulda öldürülen bir öğretmen…
Bu olaylar yalnızca bireysel trajediler değil; bir toplumun hangi noktaya geldiğinin göstergesi.
Eğitim değersizleştirildikçe öğretmenler itibarsızlaştırıldı.
Adalet geciktikçe insanlar umudunu kaybetti.
Kadınlar yalnız bırakıldıkça şiddet sıradanlaştı.
Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey dayanışma.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, kadınlara söylenecek en önemli söz hâlâ aynı:
Örgütlenin.
Çünkü örgütlenen kadın yalnız kalmaz.
Yalnız kalmayan kadın hem kendi hayatını hem de başka kadınların hayatını koruyabilir.
Kadınlar, örgütlenin.
Bu bir slogan değil, bir hayatta kalma meselesidir.
Ve bu ülkede artık hiçbir kadın yalnız kalmamalı.
Bir kadın daha öldürülmemelidir.