Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Boynumuzdaki Görünmeyen İlmek

Yazının Giriş Tarihi: 06.09.2026 13:30
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.09.2026 13:30

“Bazen boynumda görünmeyen bir ilmekle yaşadığımı düşünüyorum.”

Hep kendine münhasır biriydim.

Hiçbir zaman mahalle baskısının, görünen ya da görünmeyen kuralların karşısında boyun eğenlerden olmadım.

“Elâlem ne der?” kaygısıyla yaşamadım. Başkalarının doğrularını kendi hayatımın yasası yapmadım.

Buna rağmen o görünmeyen ilmek bazen boğazımı sıktı; nefes almakta bile zorlandığım oldu.

Her “Güçlüyüm, kontrol bende.” dediğim anda insanların başka bir haksızlığıyla karşılaştım.

Eskiden karşılaşmaktan korktuğum insanlar vardı.

Bir başkasını bedenen, ruhen, zihnen, duygusal ya da maddi olarak kullanmaya çalışan insanlar…

Bugün artık beni korkutmuyorlar.

Daha çok öfkelendiriyorlar.

Kendi çıkarını hayatın tek ölçüsü hâline getiren bir anlayışla karşı karşıyayız.

Karşısındaki insandan elde edebileceği, faydalanabileceği bir şey kalmadığını düşündüğü anda yüzündeki gülümsemenin silindiği, ses tonunun değiştiği, nezaketin bir kenara bırakıldığı ilişkiler görüyoruz.

İnsanların değeri artık çoğu zaman karakterleriyle değil, karşısındakine sağlayabilecekleri faydayla ölçülüyor.

İşte asıl eksilme burada başlıyor.

Cebimizdeki paradan önce vicdanlarımız ve ahlâkımız eksilerek tükeniyor.

Sohbet esnasında sosyalizm konusu açıldığında da bazı insanların sesi ve yüz ifadesi bir anda değişiyor.

Çünkü sosyalizm yalnızca ekonomik bir sistem tartışması değil; aynı zamanda sömürülmemeyi, emeğin karşılığını ve insanın insan karşısındaki eşitliğini savunma iddiasıdır.

Fakat bugün öyle bir düzenin içinde yaşıyoruz ki birçok insan kendi çıkarıyla sermayenin, yani patronların çıkarını aynı şey sanıyor.

Patronun kazancını savunurken kendi emeğinin ne kadar değerli olduğunun farkına bile varmıyor:

“Adam çalışmış, kazanmış. Fabrikalar kurmuş, insanlara iş vermiş. Patron olmasa bizim de işimiz olmaz. Onların sayesinde ekmek yiyoruz.”

Bu cümleleri emekçilerin ağzından defalarca duymuşuzdur.

Oysa burada gözden kaçırılan çok basit ve önemli bir gerçek var:

Hiçbir fabrika kendi kendine üretim yapamaz.

Hiçbir makine tek başına değer yaratamaz.

Sabahın karanlığında işine giden, bedenini, tecrübesini ve emeğini ortaya koyan insan olmadan üretim gerçekleşmez.

Servetin kaynağında emek vardır.

Sermaye ise o emeğin yarattığı değer üzerinden büyür.

Elbette bilgi, planlama ve koordinasyon önemlidir. Fakat bütün bunları hayata geçiren de yine insan emeğidir.

Buna rağmen milyonlarca insan yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar kazanabilirken küçük bir azınlığın serveti her geçen gün büyüyor.

Gelir eşitsizliği derinleşiyor.

Bir tarafta ay sonunu getirebilmek için maaş hesabı yapmak zorunda olanlar, diğer tarafta servetine servet katanlar var.

Ve bize bunun doğal olduğu anlatılıyor.

Sanki böyle olmak zorundaymış gibi…

İşte itirazım tam da buna.

Bu yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda bir toplumsal adalet meselesi.

Sosyalizm tam burada şu soruyu soruyor:

Üreten insanların yarattığı zenginlikten neden bütün toplum değil de küçük bir azınlık orantısız biçimde faydalanıyor?

Bu soru kıskançlığın değil, adalet arayışının sorusudur.

Sosyalizm; insanın insanı sömürmediği, emeğin hak ettiği değeri gördüğü, eğitimin, sağlığın, barınmanın ve insanca yaşamanın ayrıcalık değil temel bir hak olduğu bir toplum idealini savunur.

Kusursuz bir dünya mümkün olmayabilir.

Ama insan onurunu piyasanın insafına bırakmamayı savunur.

Çünkü gerçek özgürlük yalnızca düşündüğünü söyleyebilmek değildir.

Aç kalma korkusu olmadan yaşayabilmektir.

Barınma kaygısı taşımadan nefes alabilmektir.

Çocuğunu geleceksiz bırakma endişesi duymamaktır.

Hastalandığında tedavi olabilmek, çalıştığında emeğinin karşılığını alabilmek, yaşlandığında yalnız ve güvencesiz kalmayacağını bilmektir.

İnsanın özgürlüğünü yalnızca seçim yapabilme hakkına indirgemek kolaydır.

Peki ya seçebilmek için gerekli koşullara sahip değilsek?

Kirasını ödeyemeyen, çocuğunun eğitim masrafını karşılayamayan, hastalandığında ne yapacağını bilemeyen bir insan ne kadar özgürdür?

İşte özgürlüğü yalnızca kâğıt üzerinde değil, hayatın içinde tartışmamız gereken yer burasıdır.

İnsanı yalnızca ürettiği kâr kadar değerli gören bir düzen, er ya da geç kendi vicdanını da tüketir.

Boynumuzdaki görünmeyen ilmek tam olarak budur.

İnsanın insan üzerindeki tahakkümü…

Ve belki daha kötüsü, bunun normal olduğuna inandırılmış olmamız.

Bize rekabetin kaçınılmaz olduğu, güçlü olanın kazanmasının hayatın doğal kuralı olduğu, yoksulluğun ise kişisel başarısızlıktan ibaret olduğu anlatılıyor.

Oysa insan doğduğu anda bir yarış pistine çıkmıyor.

Kiminin önüne imkânlar seriliyor, kimi ise daha ilk adımını atmadan borç, yoksulluk ve güvencesizlikle tanışıyor.

Sonra da hepimize aynı yarışın içindeymişiz gibi davranılıyor.

Ben buna itiraz ediyorum.

Çünkü insanın değerini kazandığı para belirlememeli.

Bir insanın ne kadar zengin olduğu değil, hayatını ne kadar adil ve insanca yaşayabildiği konuşulmalı.

Birçok kişiye göre bunların hepsi ütopik görünebilir.

Olabilir.

Ama ben hâlâ başka bir dünyanın mümkün olduğuna inananlardanım.

İnsanların birbirini rakip değil eşit gördüğü; birbirini sömürülecek bir araç değil, aynı yaşamın onurlu bir öznesi olarak kabul ettiği bir dünyanın mümkün olduğuna…

Daha adil, daha eşit ve daha insani bir yaşam arayışından vazgeçmemek gerektiğine inanıyorum.

Ve bu arayışın yalnızca bireysel bir vicdan meselesi olmadığını düşünüyorum.

Çünkü tek başına öfkelenmek yetmiyor.

Tek başına haklı olmak da yetmiyor.

Değişim, örgütlü bir mücadele olmadan gerçekleşemez.

Emeğini satarak yaşayan emekçiler, patronlarının çıkarlarını kendi çıkarlarıyla özdeşleştirmek zorunda değildir.

Senin emeğin, senin hayatın ve senin geleceğin de en az sermayenin ve patronun kârı kadar değerlidir.

Daha iyi çalışma koşulları, daha güvenli bir gelecek ve daha insanca bir yaşam istiyorsan önce yalnız olmadığını gör.

Sendikalı ol.

Çünkü örgütlü emek, yalnız bırakılmış emekten daha güçlüdür.

Ve eğer yalnızca işyerindeki koşullarını değil, içinde yaşadığın yoksulluk düzenini de değiştirmek istiyorsan bunun aynı zamanda siyasal bir mücadele olduğunu unutma.

Kendini yakın hissettiğin, emek mücadelesini ve sosyalist siyaseti savunan yapıları araştır.

Sorgula.

Tartış.

Öğren.

Ve gerekiyorsa mücadeleye katıl.

Çünkü hiçbir emekçi tek başına dünyayı değiştiremez.

Ama emekçiler bir araya geldiğinde, kendilerine dayatılan dünyanın değiştirilemez olmadığını görmeye başlarlar.

Belki de boynumuzdaki görünmeyen ilmeği gevşetmenin ilk adımı budur:

Yalnız olmadığımızı fark etmek.

Çünkü bazen insanı en çok boğan şey, yalnızca yaşadığı haksızlık değildir.

O haksızlığın karşısında tek başına olduğunu düşünmesidir.

Tek başına değilsin.

Boynundaki ilmek kaderin değil.

Onu gevşetmek, hatta tamamen çözmek mümkün.

Yeter ki birbirimizin elini tutmayı, yan yana durmayı ve bize “değişmez” diye sunulan her şeyi sorgulamayı bilelim.

Çünkü özgürlük yalnızca nefes almak değildir.

Özgürlük, boğazımızdaki ilmeği hep birlikte çözebilmektir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.