Güz geldi, okullar açıldı, bu kez nedense sağcı öğrenciler daha özgüvenli, güvenlik sağlayan jandarmalar oldukça sertti. Şehirden gelinen servis otobüslerinden inildikten fakültelere varıncaya kadar her şey kontrol altında.
Dersler, olaylar derken o yıl da bitip, yenisi başlamıştı. Hani insan her yeni yıl gelince bir umutlanır, iyi ve güzel şeylerin olmasını bekler ya, bizler de servis otobüslerinin takalığını, bazen yolda kalıp karda yayan yürümeyi bile umursamıyorduk. Hele hele güz dönemi bitmiş, bahar/yaz dönemi başlamış, hep bir gariplik vardı ama bize neydiki ya. Beytepe sırtlarında yeni diktiğimiz çam ağaçları arasında Hıdırellez Bayramını bayırın yeşeren otları üstünde kutluyor, piknik yapıyorduk, tabi Sadettin Yüzbaşı fark edene kadar, sonra yine fakültelere.
Evet, delikanlık, gençlik bambaşka bir şeydir; derslerin dışında kızlı erkekli yemekhane sohbetleri, yine fısıldanmaya başlanan bahar bayramı, 1 Mayıs, Taksim'e kutlamalara gitmek, heyecan, heyecan.
Bu kez İstanbul Taksim 1 Mayıs kutlamaları için heyecan erken başlamıştı. Geçen yılın (1976) anılarından ve heyecanından etkilenenler yüzlerce öğrenci, organizsayonu yapan gruplara kayıtlar yaptırıyordu.
Akşam üstü toplanma yerlerinde toplanılmış, planlı, plansız otobüslerde boş bulunan koltuklara oturulmuş ve İstanbul yollarına düşmüştü. Aslında uzun zamandır fakültelerde de Kızılay olsun, Ulus olsun meydanlarda da garip şeyler oluyordu ama artık herkes her şeyi olan sanıyordu.
Bu kez yollarda otobüsler aranıyor, İstanbul girişinde ise yeni güzergahlarda polis, Jandarma güvenlik önemleri arttırılmıştı. Bir yıl öncesi gibi yine aynı yollardan olmasa da, yine Taksim Meydanına ulaşmıştık.
İnanılmaz bir kalabalık. Sabahın köründen öğleye kadar saatlerce yollarda bekledik, az yürüyüp yene beklemeler. Şarkılar, marşlardan İstanbul cadde ve sokakları inliyordu. Boş bulunan her yere 1 Mayıs afişleri asılmış, şehir bambaşka bir havaya bürünmüştü. Sonunda gittiğimiz arkadaşlar ile birlikte Beşiktaş, Harbiye ve Tarlabaşı yönlerinden kortej halinde Taksim 1 Mayıs Meydana giriş yapmıştık.
Havada gerginlik ve tedirginlik görünür hale geliyordu. Hani Nazım Hikmet'in Kerem gibi şiirindeki gibi.
Kerem Gibi
"Hava kurşun gibi ağır!! /Bağır/ bağır/ bağır/ bağırıyorum.
Koşun/ kurşun/ erit/ -meğe/ çağırıyorum...
O diyor ki bana:/ - Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem/ gibi /yana/ yana
Deeeert/ çok/ hemdert/ yok
Yürek/ -lerin/ kulak-/ları/ sağır...
Hava kurşun gibi ağır... "
Bizler heyecan içindeyiz, avazımız çıktığı kadar bağırıyor, şarkılar, marşlar söylüyoruz. Sendika başkanları konuşuyor, herkes alkışlıyor, coşku İstanbul'u aşmış, radyolardan gelen haberlerde de yurdun dört bir yanı kaynıyordu.
O kadar yürüdükten sonra öğleden sonra yavaş yavaş miting alanına girmiştik. Sular İdaresi Binası (batı yönündeki giriş) ile Intercontinental Oteli (bugünkü The Marmara) çevresinden birden silah sesleri gelmeye başladı. Bu açılan ateşlere karşı da, grupların içinden bazı kişiler de karşılık vermeye başlayınca, kalabalık panikledi kurşunlardan kaçarken, herkes birbirinin üstüne çıkmaya başladı.
Panikle ne ezilenler, düşenler fark ediliyor ne de bir yerlerinden tutup kaldırmaya kalksanız buna imkan vardı. Bir kaç ay önce biraz hasta olunca, hastanede tanıdık doktorlar, hem akciğer filmimi çektirmişler hem de akciğer fonksiyen testi yaptırmışlar ve çıkan sonuçlara bakıp, eee köy delikanlısı olunca, değerler olağanın çok üstünde oluyor diye dalga geçmişlerdi. Ben buna rağmen bile yaşamımda ilk defa kalabalığın sıkışıklığından nefes alamaz hale gelmiştim.
Herkes boş bulduğu bir yöne koşturuyordu. Bize en yakın çıkış Kazancı yokuşu idi ama o da bir kamyon ile kapatılmıştı. Bir yandan silah sesleri, kurşun isabet edenler yerde, ölü, yarlı, herkes şaşkın.
Bu arada farklı yerlerden gelen insanlar birbirlerini kaybetmiş, ağlayanlar, şaşkınlık içinde çıkış arayanlar, tam bir kargaşa.
Ben Ankara Hacettepeliler ile gelmiştim ama Antalya'dan gelen arkadaşlar, sen buraları bilirsin, bir yerde toplanalım da sen bizi otobüslere kadar götür demişlerdi; ben de bizimkilere anlattım gecikebilirim dedim ve aynen de öyle oldu.
Antalya'dan gelen onlarca grup vardı, ben meydanda bizim yakınımızda onları buluşma yerlerine ulaştırmıştım.
Gece yarası arabalı vapur ile Asya yakasına geçerken, vapurda polisler arama yapıyorlar. Ben de bir kaç gün önce Sadettin'in hışmına uğramış, sağ kaşımda dört dikişlik bir yara almıştım.
Herkes gibi, arama yapan polisler de çok gergindi. Bir polis kaşı bantlı, parkası panzerden sıkılan su ile ıslak beni görünce hışımla geldi ve yakamdan tutuğu gibi bir kamaraya götürdü. Bu arada da bağırıyordu, arkadaşlarımızı öldürdünüz, diye.
Komiserleri beni görüp, yaramın da daha önceden olduğunu görünce, bir tokat atıp hadi git yerine otur, demişti.
O gün 30'un üstünde mitinge katılan ile 2 polis yaşamını kaybetmiş, yüzlerce mitinge katılan ve iyi yüzün üstünde polis de yaralanmıştı.
Ankara'dan gelen Hacettepeli grup ile buluşacağım yerine geldiğimde, otobüsler gitmiş, bana da Ankara'ya tarifeli bir otobüs sefer ile yolculuk yapmak kalmıştı. Geç saatlerde bir şekilde ek sefer bir otobüs bileti bulmuş, açlıktan ve susuzluktan canı çıkar vaziyette Ankara'ya ulaşmıştım.
Okulda, Kızılay'da buluşulan her yerde, Okul, sokak fark etmez toplantılar, protestolar başlamış, fakülteler, şehir meydanları kaynıyordu.
Arttık belli bir saatten sonra sokaklar çıkmak sorundu, sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Cadde ve sokaklardaki afiş ve duvar yazılarının bile içeriği değişmişti. Yönetenlerin en ufak bir şeye bile tahammülü kalmamış, sendikalar, gençlik örgütleri de sloganlarını ve protestolarını daha sertleştirmişlerdi.
Acılarla dolu dolu bir öğrenim yılını daha bitirmiştik. Final sınavları derken dönem bitmiş, valizleri toplayıp memleketlere gitme hazırlıkları başlamıştı.
Köye vardığımda, başka yerlerde de ortaokul, lise, üniversitede okuyanlar da köye gelmişlerdi. Artık haberlerde içerik, herkesin konuştuğu konular değişmiş, artık toplumda herkes kendince bir olayın taraftarı olmaya başlamıştı.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İbrahim UYSAL
Zamanla neler nasıl değişiyor? -2-
Güz geldi, okullar açıldı, bu kez nedense sağcı öğrenciler daha özgüvenli, güvenlik sağlayan jandarmalar oldukça sertti. Şehirden gelinen servis otobüslerinden inildikten fakültelere varıncaya kadar her şey kontrol altında.
Dersler, olaylar derken o yıl da bitip, yenisi başlamıştı. Hani insan her yeni yıl gelince bir umutlanır, iyi ve güzel şeylerin olmasını bekler ya, bizler de servis otobüslerinin takalığını, bazen yolda kalıp karda yayan yürümeyi bile umursamıyorduk. Hele hele güz dönemi bitmiş, bahar/yaz dönemi başlamış, hep bir gariplik vardı ama bize neydiki ya. Beytepe sırtlarında yeni diktiğimiz çam ağaçları arasında Hıdırellez Bayramını bayırın yeşeren otları üstünde kutluyor, piknik yapıyorduk, tabi Sadettin Yüzbaşı fark edene kadar, sonra yine fakültelere.
Evet, delikanlık, gençlik bambaşka bir şeydir; derslerin dışında kızlı erkekli yemekhane sohbetleri, yine fısıldanmaya başlanan bahar bayramı, 1 Mayıs, Taksim'e kutlamalara gitmek, heyecan, heyecan.
Bu kez İstanbul Taksim 1 Mayıs kutlamaları için heyecan erken başlamıştı. Geçen yılın (1976) anılarından ve heyecanından etkilenenler yüzlerce öğrenci, organizsayonu yapan gruplara kayıtlar yaptırıyordu.
Akşam üstü toplanma yerlerinde toplanılmış, planlı, plansız otobüslerde boş bulunan koltuklara oturulmuş ve İstanbul yollarına düşmüştü. Aslında uzun zamandır fakültelerde de Kızılay olsun, Ulus olsun meydanlarda da garip şeyler oluyordu ama artık herkes her şeyi olan sanıyordu.
Bu kez yollarda otobüsler aranıyor, İstanbul girişinde ise yeni güzergahlarda polis, Jandarma güvenlik önemleri arttırılmıştı. Bir yıl öncesi gibi yine aynı yollardan olmasa da, yine Taksim Meydanına ulaşmıştık.
İnanılmaz bir kalabalık. Sabahın köründen öğleye kadar saatlerce yollarda bekledik, az yürüyüp yene beklemeler. Şarkılar, marşlardan İstanbul cadde ve sokakları inliyordu. Boş bulunan her yere 1 Mayıs afişleri asılmış, şehir bambaşka bir havaya bürünmüştü. Sonunda gittiğimiz arkadaşlar ile birlikte Beşiktaş, Harbiye ve Tarlabaşı yönlerinden kortej halinde Taksim 1 Mayıs Meydana giriş yapmıştık.
Havada gerginlik ve tedirginlik görünür hale geliyordu. Hani Nazım Hikmet'in Kerem gibi şiirindeki gibi.
Kerem Gibi
"Hava kurşun gibi ağır!! /Bağır/ bağır/ bağır/ bağırıyorum.
Koşun/ kurşun/ erit/ -meğe/ çağırıyorum...
O diyor ki bana:/ - Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem/ gibi /yana/ yana
Deeeert/ çok/ hemdert/ yok
Yürek/ -lerin/ kulak-/ları/ sağır...
Hava kurşun gibi ağır... "
Bizler heyecan içindeyiz, avazımız çıktığı kadar bağırıyor, şarkılar, marşlar söylüyoruz. Sendika başkanları konuşuyor, herkes alkışlıyor, coşku İstanbul'u aşmış, radyolardan gelen haberlerde de yurdun dört bir yanı kaynıyordu.
O kadar yürüdükten sonra öğleden sonra yavaş yavaş miting alanına girmiştik. Sular İdaresi Binası (batı yönündeki giriş) ile Intercontinental Oteli (bugünkü The Marmara) çevresinden birden silah sesleri gelmeye başladı. Bu açılan ateşlere karşı da, grupların içinden bazı kişiler de karşılık vermeye başlayınca, kalabalık panikledi kurşunlardan kaçarken, herkes birbirinin üstüne çıkmaya başladı.
Panikle ne ezilenler, düşenler fark ediliyor ne de bir yerlerinden tutup kaldırmaya kalksanız buna imkan vardı. Bir kaç ay önce biraz hasta olunca, hastanede tanıdık doktorlar, hem akciğer filmimi çektirmişler hem de akciğer fonksiyen testi yaptırmışlar ve çıkan sonuçlara bakıp, eee köy delikanlısı olunca, değerler olağanın çok üstünde oluyor diye dalga geçmişlerdi. Ben buna rağmen bile yaşamımda ilk defa kalabalığın sıkışıklığından nefes alamaz hale gelmiştim.
Herkes boş bulduğu bir yöne koşturuyordu. Bize en yakın çıkış Kazancı yokuşu idi ama o da bir kamyon ile kapatılmıştı. Bir yandan silah sesleri, kurşun isabet edenler yerde, ölü, yarlı, herkes şaşkın.
Bu arada farklı yerlerden gelen insanlar birbirlerini kaybetmiş, ağlayanlar, şaşkınlık içinde çıkış arayanlar, tam bir kargaşa.
Ben Ankara Hacettepeliler ile gelmiştim ama Antalya'dan gelen arkadaşlar, sen buraları bilirsin, bir yerde toplanalım da sen bizi otobüslere kadar götür demişlerdi; ben de bizimkilere anlattım gecikebilirim dedim ve aynen de öyle oldu.
Antalya'dan gelen onlarca grup vardı, ben meydanda bizim yakınımızda onları buluşma yerlerine ulaştırmıştım.
Gece yarası arabalı vapur ile Asya yakasına geçerken, vapurda polisler arama yapıyorlar. Ben de bir kaç gün önce Sadettin'in hışmına uğramış, sağ kaşımda dört dikişlik bir yara almıştım.
Herkes gibi, arama yapan polisler de çok gergindi. Bir polis kaşı bantlı, parkası panzerden sıkılan su ile ıslak beni görünce hışımla geldi ve yakamdan tutuğu gibi bir kamaraya götürdü. Bu arada da bağırıyordu, arkadaşlarımızı öldürdünüz, diye.
Komiserleri beni görüp, yaramın da daha önceden olduğunu görünce, bir tokat atıp hadi git yerine otur, demişti.
O gün 30'un üstünde mitinge katılan ile 2 polis yaşamını kaybetmiş, yüzlerce mitinge katılan ve iyi yüzün üstünde polis de yaralanmıştı.
Ankara'dan gelen Hacettepeli grup ile buluşacağım yerine geldiğimde, otobüsler gitmiş, bana da Ankara'ya tarifeli bir otobüs sefer ile yolculuk yapmak kalmıştı. Geç saatlerde bir şekilde ek sefer bir otobüs bileti bulmuş, açlıktan ve susuzluktan canı çıkar vaziyette Ankara'ya ulaşmıştım.
Okulda, Kızılay'da buluşulan her yerde, Okul, sokak fark etmez toplantılar, protestolar başlamış, fakülteler, şehir meydanları kaynıyordu.
Arttık belli bir saatten sonra sokaklar çıkmak sorundu, sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Cadde ve sokaklardaki afiş ve duvar yazılarının bile içeriği değişmişti. Yönetenlerin en ufak bir şeye bile tahammülü kalmamış, sendikalar, gençlik örgütleri de sloganlarını ve protestolarını daha sertleştirmişlerdi.
Acılarla dolu dolu bir öğrenim yılını daha bitirmiştik. Final sınavları derken dönem bitmiş, valizleri toplayıp memleketlere gitme hazırlıkları başlamıştı.
Köye vardığımda, başka yerlerde de ortaokul, lise, üniversitede okuyanlar da köye gelmişlerdi. Artık haberlerde içerik, herkesin konuştuğu konular değişmiş, artık toplumda herkes kendince bir olayın taraftarı olmaya başlamıştı.
(1978 1 Mayıs'ında buluşmak üzere)