Hayattaki en önemli şeylerden birisidir yüzleşebilme cesaretini gösterebilmek. Takmak zorunda kaldığımız onca maskenin ardında kalmak zorunda kalmış gözlerimizle, gerçeğin gözlerinin içine baka baka yüzleşebilmek. Kendimize ait olduğuna inandığımız "mış" gibi olan bütün kalıplarımıza inat, çıplak gerçekle korkmadan yüzleşebilmek.
O kadar çok benimsemişizdir ki, üzerini kapatarak bir şeyleri kendi arzumuz gibi kendimize dayatıp yaşamayı. Her dayatma, bir kürek toprak gibi gerçek benliğimizin üzerine atılır. Bir yerden sonra insan artık kendine ulaşabilmekte zorlanmaya başlar. O alıştığı seslerin ona ne yapması gerektiğini ve dahası ne olması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duyar. Kendi adına olabilecek bütün tasarruflar yasaklı ve korkutucu yükler halini alır. Adeta duygusal ve kararsal bir felce uğramıştır. İşte bir insanın başka bir insana yapabileceği belki de en büyük kötülük de budur, yani ondan kendisini çalmasıdır. Bilincinde o kadar sarsılmaz biçimde inanmıştır ki bu yönetilme ihtiyacına ve muhtaçlığına, diğeri olmadan kendini koruyamayacağına, yaşayamayacağına, karar dahi veremeyeceğine içten içe iknadır. Hayatının en kritik kararlarında dahi diğerinin onayına ihtiyaç duyar. Kendi ikna olsa bile o izin vermezse olmaz der ve kaderini diğerinin onayına terk eder. En zehirli bağımlılık da budur. Şeytani, narsistik manipülasyonlar. Bir tarafta sadece kendi beklenti, istek, arzu ve ihtiyaçlarına odaklanmış, bencil ve empati yoksunu bir kişilik diğer taraftaysa bütün bu organizasyonun aşk veya sevgi ambalajıyla, aslında korkutularak sindirilerek ve zaman zaman da aşşağılanarak dayatılmış hassas ve ürkek bir kişilik. Aslında bir nevi köle - sahip ilişkisi.
Bu ilişki de köle rolündeki uyanıp, tüm zorluk, ıstırap ve korkulara rağmen yüzleşemez ve kopamazsa asla çözüme ulaşamayıp devamlı etkisi büyüyecek toksik döngü. Zaman geçtikçe oluşturduğu mutsuzlukla çevreyi de ya zehirleyip mutsuz edecek ya da çevredekileri hızla ızaklaştıracak hastalıklı döngü. Ne yazık ki empat pozisyonundaki insanların en büyük yanılgısı çevredekileri korumak amacıyla mutluluk oyunu oynayarak saklama girişimi oluyor ama insan beyninin ayna nöronal yapısı sebebiyle de bu saklanabilen bir hadise olmaktan ziyade yansıtılan duygusal bir hareket halinde diğerlerince hissediliyor ve dahası benimsenebiliyor. Doğduğun ev kaderindir deyiminin çıkış noktası da budur bir nevi. Bu durumu iyileştirebilmenin ve kurtulabilmenin yegane yoluysa tüm korkularla ve zorluklarla güçlü bir şekilde yüzleşebilmek ve dirayetli şekilde hayır diyebilmek. Bilincine dayatılmış bütün yargıları susturup kendi gerçek ses ve potansiyeli ile kararlı biçimde konuşup hareket edebilmek.
Bunun sonucundaysa hayat elbette tozpembe olmayacaktır. Ama belki de hayatın insana verebileceği en büyük armağansa, kendi gerçek ve özgür duygularıyla tanışmak olacaktır. İşte bunun için her şeye değer. Evet insan başta üzülüyor yıllarca kendini bir hiç uğruna bundan mahrum bıraktığı için. Korkularına, sahte inançlarına, kandırılmışlığına kızıyor. Sevgi adı altında aslında neye maruz kaldığını fark edince nefret dahi edebiliyor. Ama o gerçek duyguyla hayata bakmaya başlayınca ve hele ki o baktığı yerde sevgiyle atan başka bir kalp daha varsa, işte bunun için her şeye değer. Hiçbir şey için asla geç değildir ne kadar öyleymiş gibi gelse de asla değildir. Ayrıca bunların tümü varsayımdan öte tecrübeyle sabittir. Kıssadan hisse, umut ve gerçek sevgilerle dopdolu yarınlara...
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gürkan VEZİROĞLU
Yüzleşebilme Cesareti
Hayattaki en önemli şeylerden birisidir yüzleşebilme cesaretini gösterebilmek. Takmak zorunda kaldığımız onca maskenin ardında kalmak zorunda kalmış gözlerimizle, gerçeğin gözlerinin içine baka baka yüzleşebilmek. Kendimize ait olduğuna inandığımız "mış" gibi olan bütün kalıplarımıza inat, çıplak gerçekle korkmadan yüzleşebilmek.
O kadar çok benimsemişizdir ki, üzerini kapatarak bir şeyleri kendi arzumuz gibi kendimize dayatıp yaşamayı. Her dayatma, bir kürek toprak gibi gerçek benliğimizin üzerine atılır. Bir yerden sonra insan artık kendine ulaşabilmekte zorlanmaya başlar. O alıştığı seslerin ona ne yapması gerektiğini ve dahası ne olması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duyar. Kendi adına olabilecek bütün tasarruflar yasaklı ve korkutucu yükler halini alır. Adeta duygusal ve kararsal bir felce uğramıştır. İşte bir insanın başka bir insana yapabileceği belki de en büyük kötülük de budur, yani ondan kendisini çalmasıdır. Bilincinde o kadar sarsılmaz biçimde inanmıştır ki bu yönetilme ihtiyacına ve muhtaçlığına, diğeri olmadan kendini koruyamayacağına, yaşayamayacağına, karar dahi veremeyeceğine içten içe iknadır. Hayatının en kritik kararlarında dahi diğerinin onayına ihtiyaç duyar. Kendi ikna olsa bile o izin vermezse olmaz der ve kaderini diğerinin onayına terk eder. En zehirli bağımlılık da budur. Şeytani, narsistik manipülasyonlar. Bir tarafta sadece kendi beklenti, istek, arzu ve ihtiyaçlarına odaklanmış, bencil ve empati yoksunu bir kişilik diğer taraftaysa bütün bu organizasyonun aşk veya sevgi ambalajıyla, aslında korkutularak sindirilerek ve zaman zaman da aşşağılanarak dayatılmış hassas ve ürkek bir kişilik. Aslında bir nevi köle - sahip ilişkisi.
Bu ilişki de köle rolündeki uyanıp, tüm zorluk, ıstırap ve korkulara rağmen yüzleşemez ve kopamazsa asla çözüme ulaşamayıp devamlı etkisi büyüyecek toksik döngü. Zaman geçtikçe oluşturduğu mutsuzlukla çevreyi de ya zehirleyip mutsuz edecek ya da çevredekileri hızla ızaklaştıracak hastalıklı döngü. Ne yazık ki empat pozisyonundaki insanların en büyük yanılgısı çevredekileri korumak amacıyla mutluluk oyunu oynayarak saklama girişimi oluyor ama insan beyninin ayna nöronal yapısı sebebiyle de bu saklanabilen bir hadise olmaktan ziyade yansıtılan duygusal bir hareket halinde diğerlerince hissediliyor ve dahası benimsenebiliyor. Doğduğun ev kaderindir deyiminin çıkış noktası da budur bir nevi. Bu durumu iyileştirebilmenin ve kurtulabilmenin yegane yoluysa tüm korkularla ve zorluklarla güçlü bir şekilde yüzleşebilmek ve dirayetli şekilde hayır diyebilmek. Bilincine dayatılmış bütün yargıları susturup kendi gerçek ses ve potansiyeli ile kararlı biçimde konuşup hareket edebilmek.
Bunun sonucundaysa hayat elbette tozpembe olmayacaktır. Ama belki de hayatın insana verebileceği en büyük armağansa, kendi gerçek ve özgür duygularıyla tanışmak olacaktır. İşte bunun için her şeye değer. Evet insan başta üzülüyor yıllarca kendini bir hiç uğruna bundan mahrum bıraktığı için. Korkularına, sahte inançlarına, kandırılmışlığına kızıyor. Sevgi adı altında aslında neye maruz kaldığını fark edince nefret dahi edebiliyor. Ama o gerçek duyguyla hayata bakmaya başlayınca ve hele ki o baktığı yerde sevgiyle atan başka bir kalp daha varsa, işte bunun için her şeye değer. Hiçbir şey için asla geç değildir ne kadar öyleymiş gibi gelse de asla değildir. Ayrıca bunların tümü varsayımdan öte tecrübeyle sabittir. Kıssadan hisse, umut ve gerçek sevgilerle dopdolu yarınlara...